SÖKE'DE YEREL BASIN VE BASIN YAYIN HAYATI

Yüksek Lisans Tez Çalışması

Friday, August 18, 2006

5-2B. Aydınlı Aşık Ömerî

“Türk edebiyatında ün almış Aydınlı üç halk şâiri vardır: Kul Mehmet, Visali, Aşık Ömeri. Bunlardan birincisinin asıl adı Üveys paşa zade Mehmet paşadır. Aydın muhassılı olan Mehmet paşanın devlet üzerinde mühim bir nüfuzu vardır, hatta vezirlik rütbesini dahi almıştır. Ölümü milâdi 1600 dür. Bilhassa halk arasından yetişmediği halde halk lisanile ve onun duygularını terennüm etmesile Türk halk edebiyatında ayrıca hususi bir kıymet taşır; samimi ve lirik ifadesile kaleme aldığı şiirler birer tabiat tablosudur. Onun için Kul Mehmet pastural şiirler yazan bir halk şâiri olarak kabul edilebilir:

Misâli ravzadır cenneti ridvan
Firdevs bahçesine benzemiş cihan
Kırmızı hulleler giymiş erguvan
Servi başın sallar durmayıp

Bizim ellerimiz “Aydın” elleri
Çifte çifte bülbüllüdür dalları
Kul Mehmet der seher yelleri
Yarin siyah zülfün böler durmayıp

Kıtaları meşhur şiirinin bir parçasıdır.
Meşhur şâirlerden Visalî bilhassa lisanı itibarile zikre değer; muhterem profesör Fuat Köprülü Yeni Türk Mecmuasında Visâliyi bizlere bu şekilde tanıtmaktadır.
Lisanının sadeliği lirik ve akıcı şiirlerile ilimizin en yüksek bir şâiri olarak kabul edebileceğimiz Visali serimizin ikinci numarasını teşkil etmektedir. Bursalı Ahmet paşanın tesiri altında kaldığını Fuat Köprülü yeni Türkte zikreder.
Hicrî 1119 da ölen Aşık Ömerle ekseriya (?) Aşık Ömeri 1210 yıllarında Çine taraflarındaki köy ve yaylalarda yaşayan yörük aşiretleri reisinin oğludur. Ömeri daha küçük yaşında dağların hür havasını teneffüs ederek tabiatın bin bir güzellikleri arasında gezip dolaşarak babasının at, koyun, keçi ve manda sürülerini idare etmektedir. İlk ismi Adil idi; bir şiirinde kendisine koca Adil dediklerini kaydeder.
Türk edebiyat tarihinin karanlık köşelerini ilminin, değerli tetkiklerinin yıldırımları ve şimşekleriyle aydınlatan Fuat Köprülü darülfunun edebiyat mecmuasında Gevheri hakkındaki tetkiklerini neşrederken müteakip sahifelerde şiirlerini okuyacağımız Aşık Ömeriden bahsetmektedir:
Gevheriye isnad edilen bir takım manzumeleri diğer bazı mecmualarda da başka şairlere isnad edildiğine çok defa tesadüf ettim, meselâ Sadeddin Nüzhet beyin kitabındaki:

Sözüm bilmez bazı nadan elinden
Erkân ağlar usul ağlar yol ağlar

manzumesini, bendeki eski bir mecmuada biraz farkla Osman adlı bir saz şâiri namına mukayyet gördüm. Yine aynı eserin 59 ncu sahifesindeki:

Yeşillendi dağlar donandı bağlar
Meclis kurup seyran ister gönlümüz

manzumesi yine biraz farkla Nâdi adlı meçhul bir saz şâirine isnad olunuyor. Yine aynı eserin 63 ncü sahifesindeki:
Merhamet kıl kaşı keman
Ehli irfane benzersin

semaîsi biraz farkla Ömere isnad ediliyor. Yine o kitabın 71 nci sahifesindeki:

Elâ gözlü nazlı dilber
Seni kandan sakınırım
Kandan değil ey efendim
Seni candan sakınırım

diğer bir mecmuada oldukça farklı olarak Ömer aşıka isnad edilmiş gördüm. Bu Ömer aşıkın meşhur Aşık Ömer olmadığını burada ilâve edeyim.

Köprülünün Ömer aşık diye kaydettiği bu şâir Aşık Ömeridir. Aşık Ömer hakkında müteakip sahifelerde Aydın İli tarihi müellifi Asaf Gökbelin Aydın gazetesinin 203 numaralı nüshasında yazdığı makaleden bir parça görülecektir. Bu parçanın eserimize ilâvesi hususundaki yüksek müsaadelerinden dolayı Asaf Gökbele teşekkür ederim.

Aşık Ömerinin elimizde mevcut 30 parçalık şiiri koşma, semai, hicviyelerden ibarettir. Ömeri küçük bir kıtasile bile muhitinin çok güzel tablosunu çizerek kud-ret göstermektedir:

İlimizde ırmak seller akışır
Obamızda maral geyik bakışır
Top zülfe sarı güller yakışır
Ak göksün üstüne tak menekşeyi

Bahçelidir illerimiz bağlıdır
Aşk ödile sineciğim dağlıdır
Top zülfün zincirine bağlıdır
Ömeriye bil diyom da bilmiyo

her aşık gibi o da bu aşk yüzünden diyar diyar gezmiş, orta Anadolu, şarkî Anadolu artık onun yurdu olmuştu. Fakat dumanlı dağ başları, hazin türküler söyleyerek akan dereler yeşil ovalar; onu eğlendirememekte eski günlerini unutturamamaktadır:

Eğer yolun düşerse bizim illeri
Ilgıt es bahçemde dur seher yeli
Bizim halimizi bildir güllere
Dilleri ne söyler gör seher yeli

Der Ömeri delice var git üstüne
Gönül hasret çeker nazlı dostuna
Muhabbet namemiz ilet destine
Tanrı emanetin ver seher yeli

Ömeri ömrünün son yıllarında 1878 (1293 hicrî) Rus-Türk harbine iştirâk etmiş ve hemen bir asra yakın yaşadıktan sonra 1300 hicrî 1884 Milâdi yıllarına doğru vefat etmiştir.” ([1])
İsmail GÜN

Not: Yazı, hiçbir düzeltme ve sadeleştirme yapılmadan eserden olduğu gibi aktarılmıştır.
[1] GÜN İsmail, AŞIK ÖMERİ - Sayfa: 5-9 / C.H.P. Basımevi 1939 – AYDIN

Hilâl GÜLER

5-2A. Aşık Ömerî’den Şiirler

I
Gel dilber karar eyle
Yol biter geze geze
Menevşeyi soldurdun
Kâhküle düze düze

Sende mi yarsız kaldın
Aklım başımdan aldın
Beni dertlere saldın
Dal boyun süze süze

Bu yana gel bu yana
Gel güzel girme kana
Ömeri kulun sana
El eder bize bize
(Sayfa 14)

VII
Şu bağrıma nice taşı
Bastım ağlayı ağlayı
Gurbet elde gözüm yaşı
Akar çağlayı çağlayı

Hatırım soran olmıyo
Yaran selâmım almıyo
Gözlerimde fer kalmıyo
Yolun sağlayı sağlayı

Der Ömeri kulunuzdan
Yar geliyor solumuzdan
Gel geç bizim yolumuzdan
Yazman bağlayı bağlayı
(Sayfa 18)


XI
Güle ah demekle geçti günleri
Sesi çıkmaz oldu bülbül kocaldı
Elbet yaylamıza düşer yolları
İlk bahar peşinden bin gül kocaldı

Bir kara yel kırdı kanadın kolun
Aşıklar beklemez oldu da yolun
Örmez oldu badisebah kâhkülün
Bağrı ota yandı sünbül kocaldı

Bizim beyler kaymak ile bal yerler
Bu Ömeri kula sitem ederler
Bu koca Adile kocadil derler
Dile mana bulman gönül kocaldı
(Sayfa 21)

XVIII
Oğlan kıza eder yosma dilber
Bahçemde derdiğin güllerin hani
Kız oğlana eder bana haber ver
Meraller koşuşan illerin hani

Oğlan kıza eder gülmüyor yüzün
Çaldın yüreğime ateşin sözün
Sevdiğim can alır o elâ gözün
Sana kurban olan kulların hani

Kız oğlana der sular duruktur
Bu yıl bağımızda olan koruktur
Güllerimiz soldu kuşlar arıktır
Ilgıt ılgıt esen yellerin hani

Kız oğlana eder bana bakardın
Ak ellere al kınalar yakardın
Elâ göze kömür sürme çekerdin
Kemer bağladığın bellerin hani

Kız oğlana eder karlar eridi
Dağımızı lâle sünbül bürüdü
Hep yiğitler kan dedi de yürüdü
Kervan geçmeyen yolların hani

Kız oğlana eder bizi peyleme
Oğlan git işine beni eyleme
Yakıp kül ediyon böyle söyleme
Şeker şerbet ezer dillerin hani

Oğlan kıza eder taşların vardı
Akıl us yetmez işlerin vardı
Ciğerim kan eyleyen kuşların vardı
Zülfün büklümün tellerin hani

Kız oğlana eder karlar eridi
Dağımızı lâle sünbül bürüdü
Hep yiğitler kan dedi de büyüdü
....

Oğlan eder gelip geçmedi
Yayladan yaylaya kuşlar uçmadı
Bu yaz bahçemizde güller açmadı
Ballı yemiş verir dalların hani

Ömeri kulun seyran eyleme
Hüsnüne kul edip hayran eyleme
Ocağımız yıkıp viran eyleme
Arıların ne oldu balların hani
(Sayfa 25-26)

XXX
Hatırın hoş olsun sevdiğim dilber
Gel elâ gözüne kurban olduğum
Bu yıl gurbetlere çıkam beraber
O mihri yüzüne kurban olduğum

Duruşun nisbettir yavru şahane
Uykusun bizlere eder bahane
Tanrı benzerini salmaz cihane
Ayağın tozuna kurban olduğum

Göllerde ördeği yaz eder gelmez
Sular ılıtır yaz eder gelmez
Cevrine kul olduk naz eder gelmez
Çekeriz nazına kurban olduğum

Der Ömeri sana dermek çağıdır
Ak göksün güllere koku dağıtır
Anası içilmez bir tas ağıdır
Amma ki kızına kurban olayım
(Sayfa 34)

5-2. Aşık Ömerî Müellifi İsmail Gün

Bir öğretmen yazar olan İsmail Gün 1919 yılında Söke’de doğmuştur. İlk ve orta öğrenimini burada bitiren Gün, Balıkesir Necati Öğretmen Okulu’ndan mezun olarak öğretmenliğe başlamıştır. Söke’de öğretmenliğin yanı sıra Halk Eğitim Müdürlüğü görevinde de bulunmuştur. Başlıca eserleri şunlardır: Selçuk Tarihi, Aşık Ömerî, Huğlu, Halk Eğitimi, İzmir’in İdarî Tarihi, İzmir’in Valileri, Kâzım Dirik, İzmir ve İlçeleri Tarihi, Söke Tarihi ve Coğrafyası. ([1])
Bizim yaptığımız araştırmaya göre; daha sonraki bir tarihte İzmir’e yerleşen İsmail Gün, hayatını orada sürdürmüştür. Ölüm tarihi bilinmiyor.
Söke Hacı Halil Paşa Halk Kütüphanesi’nde de yazarın hiçbir eserine rastlayamadık. Ancak arşiv (Kayıttan dü-şülmüş kitaplar) deposunda; “C.H.P. SÖKE HALKEVİ Sosyal Yardım Kolu” adına “Sayı B / 1204” numarada kayıtlı Söke Halkevi Neşriyatı’nın 1 sayılı kitabı olan “Aydın İli Şairlerinden AŞIK ÖMERİ” ([2]) adlı kitabına rastladık. 48 sayfalık kitap, 1939 yılında C.H.P. Basımevi’nde Aydın’da basılmıştır. Arka kapağın iç yüzünde “İsmail Gün’ün diğer eserleri” şu şekilde sıralanmıştır: 1- Selçuk Kültür Hayatı Hakkında Araştırmalar, 2- Aydın İli’nde Selçuk Eserleri, 3- Söke Tarihi ve Coğrafyası Hakkında Araştırmalar (Ahmet Altümsek ile beraber), 4- Yayla Türküsü (Şiirler). Yukarıda da görüldüğü gibi Yaşar Çağbayır’ın yaptığı tespitteki bazı kitap adları ile bizim AŞIK ÖMERİ’de gördüğümüz isimler arasında değişiklikler var.
Aşık Ömeri müellifi İsmail Gün, eserinin 5/8/939 tarihli önsözünde şu açıklamaları yapmıştır:
“Söke Halkevi Aşık Ömeri ile neşriyat hayatına başlamış bulunuyor. Sökenin uzun zamandan beri sosyal, kültürel, ekonomik, tarih, dil edebiyat, yönündeki varlıklarını tespit etmekteyim. Henüz tahsil hayatımda iken arkadaşım Sezai Paracıkoğlu bana Aydınlı bir şairden bahsetti: Varlık mecmuasında neşredilen şiirleri zevkle okudum. Bu yol üzerindeki çalışmalarımızdan şu küçük eserle beraber buna benzer bir kaç tetkik eseri de vücuda geldi. Neşir sahasına koyduğumuz bu küçük eserin Türk edebiyat tarihinde bir yer tutabileceğini müellifi inanmaktadır. Çünkü bu şiirler muhtelif vesilelerle köylü vatandaşların ağzından toplanmış ve hemen hemen neşredilmemişlerdir.
Bu iddiamızı ileride müsbet bir varlık olarak görmek bizim için büyük bir bahtiyarlık olacaktır.” ([3])

Şimdi bizim elimizde bulunan kitap, şu bölümlerden meydana gelmiş: Önsöz, Aydınlı Aşık Ömeri, Aşık Ömer’e Dair, Ömeri’nin Şiirleri, Türk Halk Edebiyatı.

Ömeri’nin şiirleri bölümünde 33 şiir yer almıştır. Türk Halk Edebiyatı bölümünde yazar, halk edebiyatının başlangıcının V. Yüzyıla kadar götürüldüğünü söyledikten sonra, Türk Halk Edebiyatı’nın bilinen tasnifini veriyor ve sırasıyla mani, tuyuğ, koşma, varsağı, türkü, kayabaşı, Türkmani, semai, kalenderi nazım şekilleri üzerinde duruyor, bunlardan bazılarını da örnekliyor.

[1] ÇAĞBAYIR Yaşar, SÖKE - Sayfa: 205 / Ayma Matbaası 1989 - İZMİR
[2] GÜN İsmail, AŞIK ÖMERİ - C.H.P. Basımevi 1939 - AYDIN
[3] GÜN İsmail, AŞIK ÖMERİ - Önsöz, Sayfa: 3 - C.H.P. Basımevi 1939 - AYDIN

5. YEREL BASINDA DİKKATİ ÇEKEN KİŞİLER VE ÖRNEKLER

5-1. Oyhan Hasan Bıldırki’den Bir Hikâye ve Yorumu

GÖVEL ÖRDEK
GECE birdenbire çökmüştü. Kara Avni, henüz evine gelmemişti. Zeynep Gelin kibriti çaktı, gaz lâmbasına götürdü. Lâmba camı, “çat” diye çatladı.
- Hay Allah, dedi Zeynep Gelin. Nedir bu başıma gelen?
Hacer Ana, saçından çıkardığı tırkısını, lâmba camının başına iliştirdi. Sonra;
- Ah, bu yeni yetmeler! diye söylendi.
- Ana, dedi Zeynep Gelin.
- Ne var gelinim?
- İçimde bir sıkkınlık var. Avni’m bu kadar gecikmezdi.
- Alışırsın, dedi Hacer Ana.
Duvarda asılı koyun postundan pöstekiyi kıbleye doğru yazdı ve akşam namazına durdu.
Zeynep Gelin dışarı çıktı. İki çocuğunun elini, ayağını iyice yıkadı. Ama, aklı hep Kara Avni’sindeydi. Yoksa bir şey mi geldi başına? Kaç kere söylemişti erkeğine: “N’olursun Avni’m, göl kıyısındaki Aynalı Tülü Kayalığı’na gitme. Cinler varmış orda, seni Çarparlar.” Avni’si de her zaman: “Olur kadınım.” derdi. “Gitmem...” Ya gittiyse? Ya cinler çarptıysa erkeğini? Bayırdamı’ndan Hacıların Ali’sini cinler çarpmıştı orada. Ya kendi köylerinden Hüseyin, aklını çıvdırmamış mıydı Aynalı Tülü’de? İçinden içinden ağlıyordu.
İçerden, Hacer Ana’nın sesini duydu:
- Gelin, dışarda durmayın öyle. Çocukları içeri al.
Zeynep Gelin, çocuklarıyla birlikte içeri girdi. Hacer Ana, baş köşedeki mindere oturmuş, başını bir tülbentle sıkıca bağlamıştı. Ali, ninesine koştu. “Ninem benim!” diye boynuna sarıldı. Ayşe ağlamaya başladı. Ağabeyini kıskandığı besbelli. Hacer Ana, Ayşe’ye;
- Gelsin benim kınalım, dedi. Kızların alâsı, mis kokulusu, tontonum...
Ayşe, ninesine koştu. Bir dizine oturdu.
Hacer Ana, Ali’yi ve Ayşe’yi birbirlerinden ayrı tutmazdı. Kim bilir hangi ziyaretinden kalan bir şeker çıkardı koynundan. Dişiyle ikiye böldü, bir parçasını Ali’ye, diğer parçasını da Ayşe’ye verdi. Öptü, kokladı yavrularını.
- Ben acıktım nine, dedi Ali.
Zeynep Gelin:
- Baban gelmedi daha, dedi. Ayıp...
Hacer Ana, gelinini şakacıktan payladı.
- Sofrayı yaz, dedi. Çocuklarım acıkmıştır. Ali’m, akşama kadar sığır güttü dağda, bayırda. Fındık kadar çocuk. Acıkır elbet. Allah’ın günü uzun. Geceleri de öyle... Avni, varsın sonra yesin yemeğini.
- Olur mu kız ana?
- Hadi, dediğimi yap.
- Peki anam...
Zeynep Gelin, çabucak yer sofrasını kurdu. Somun ekmeğini dilim dilim doğradı, sofraya koydu. Yemeğe başladılar.
Ali, ellerini çırparak;
- Oh, be! dedi. Güzel anam, fasulye pişirmiş.
Zeynep Gelin, nedense pek de iştahlı değildi. Bu hâl, Hacer Ana’nın gözünden kaçmadı.
- Imsık ımsık durma gelinim, çal kaşığı. Avni gelir biraz sonra...
- Ben, onu beklesem, dedi Zeynep Gelin ve sofradan çekildi.
Hacer Ana, aldırmadı. Bir bakıma iyi idi bu. Öyle ya, sofrada Avni’ye kim yoldaşlık edecekti? Hacer Ana, çocuklarını bir güzelce doyurdu.
Vakit epey ilerlemiş, Kara Avni henüz dönmemişti. Zeynep Gelin çocuklarını yatırdı. Örgüsünü eline aldı. Gelen mevsim kıştı. Kara kış çok soğuk geçer buralarda. Bir geldi mi, gitmek bilmez. Anasıyla kendisine birer yün palto, çocuklarına da birer kazak örmüştü. Kocasına bir yelek örecekti. Onu örmeye başladı. Hacer Ana köşesinde kendi kendine düşünüyor, bir karardan diğerine rüzgâr gibi uçuyordu:
- “Yeni yetmeler neden böyle sabırsızdı? Avni, nasıl olsa, biraz sonra dönerdi. Geceyi dışarıda geçirecek değildi ya?.. Hem ördek dediğin, öyle erken erken inmezdi göle.”
Dışarıda Akkuş’un havlaması duyuldu. Zeynep Gelin kapıya koşarken;
- Başına üslük al, dedi Hacer Ana. Olur ya, gelen Avni değil, bir başkası olur. Kadın kısmı örtüsüz çıkmaz ele güne karşı.
Zeynep Gelin duymadı bile. Biraz sonra Kara Avni önde, kendisi arkada içeri girdiler. Kara Avni, anasına selâm verdi, çiftesini duvara astı, çocuklara baktı. Hacer Ana’nın yanı başına oturdu. Zeynep Gelin, elinde kanadı kırık bir gövel ördek yavrusu tutuyordu. Av torbasında da birkaç ördek vardı.
- Biraz geciktim ana, dedi Kara Avni. Ördek, alay alay indi bu akşam. Bu yüzden geciktim.
- Yok zarar oğul... Acıkmışsındır.
- Öyle. Çocuklar ne zaman uyudu?
- Biraz önce.
Kara Avni, hiç olmazsa Ali’nin uyanık olmasını istemişti. Gövel ördeği onun için getirmişti. Yoksa avcılık töresine göre, yaralı av bırakılmaz, hemen boynu kesilirdi. Ama Kara Avni, Ali’ye adamıştı onu. Oğlu için, avcılık töresini tanımamıştı.
Gövel ördek, yarım ağızla öttü.
Zeynep Gelin:
- Koyuverelim gitsin, Kara’m! dedi. Uğursuzluk getirir. Başımıza iş açar. Ali oynarken boğar onu.
- Olmaz kadınım. Kanadını sarar anam, iyileşince de Ali’me yoldaş olur. Kışta, kıyamette çocuk yalnız.
- Mektebe vermeyecek misin onu?
- Hele bir okullar açılsın...
Zeynep Gelin gülümsedi. Ali de okula gidecekti. Boşnakların Hasan gibi, büyük şehirlerde okuyacaktı. Okuyup memur olacak, çobanlıktan da kurtulacaktı. Zeynep Gelin, her şeye katlanırdı. Tek Ali’si okusun, büyük adam olsun, çobanlıktan kurtulsun. Bu kurtuluş, onlara da yeni, hem de büyük büyük kapılar açtırsın... Boşnakların Hanife kadar olamaz mıydı Zeynep Gelin? O da turp otu satar, Ali’sine para yollardı. Ah, Ali’si bir okula başlasa...

BİRKAÇ GÜN SONRA gövel ördek iyileşti. Ali, onu yanından hiç ayırmaz olmuştu. Ekmekten, sudan kesilmişti. Kendi kendine gövel ördekle konuşur, sığırların peşine onunla giderdi. Zeynep Gelin, Ali’den yana endişelenmeye başladı. Gövel ördeğin gelişiyle, Ali yeni huylar edinmişti. Ayşe’yi de kıskanır olmuştu. Ayşe, ördeğe yaklaşacak, okşayacak olsa, Ali hemen yetişip, kardeşini döverdi.
Zeynep Gelin durumu Kara Avni’ye anlattı.
- Bırakılım şu gövel ördeği, dedi. Gitsin...
Kara Avni, Zeynep Gelin’in bu sözlerine kulak asmadı. İlk defa, farkında olmaksızın kadınını kırıyordu.
- Ali çocuktur, oynasın, gönlünü eğlendirsin.
- Yani Ayşe’yi hep dövsün, ha?
- Erkek değil mi? Dövsün, terbiye etmeye alışır.
Zeynep Gelin’in yüreğine bir acı oturdu. Gözyaşlarını içine döktü. Yoksa Kara Avni, kızını sevmiyor muydu? Ayşe ondan bir parça değil miydi? Derdini Hacer Ana’ya dökmeye karar verdi. Tarlada çalışırlarken anasına durumu bir bir anlattı. Hacer Ana da, Ali’deki değişmeyi biliyordu. Artık ona da eskisi gibi “ninem” demez olmuştu. Hacer Ana da bu yüzden dertliydi. Çocuklarını birlikte okşayamamanın üzüntüsünü yaşıyordu. Çocukların arasında huzur kalmamıştı. Ali, Ayşe’ye düşman gözüyle bakıyordu. Akşam eve döndüklerinde, Ayşe’yi avluda ağlar buldular. Ayşe için için ağlıyordu.
- N’oldu yavrum? dedi Zeynep Gelin.
Ayşe’yi bağrına bastı. Onunla ağladı.
- Ağam dövdü beni gene. Hem de çok dövdü. Sopa ile vurdu.
Hacer Ana, içeri seslendi:
- Ali, gel bakayım buraya!
Ali ok gibi fırladı içerden ve bitişikteki dağa doğru kaçtı, gitti.
Hacer Ana arkasından, biraz da Ayşe’nin gönlünü almak, Ali’yi korkutmak için;
- Akşam baban gelince gösterir sana, dedi.

KARA AVNİ, harım içindeki dikilitaşın yanında pusuya yatmış, çoktandır koyunlarına dadanan sırtlanı bekliyordu. Yezit hayvan, bıldır bahardan beri, on koyun telef etmişti. Bu gidişle sürüyü tüketecekti besbelli.
Kara Avni bu, sırtlana post bırakır mı? Dişlerini gıcırdatıyor, rüzgârın sesine kulak kabartıyor, içinden: “Hele bir elime geçsin namussuz... Alnı çatına basacağım kurşunu. Sonra çentik çentik edeceğim, kuşbaşı kuşbaşı doğrayacağım yezidi.” diye geçiriyordu. Bu düşünceler içinde kendinden geçmiş, dalgınlaşmıştı. Havada sıkıcı bir ağırlık vardı.
- Yarın Ali’yi okula vereceğim, dedi kendi kendine. Öğretmen gelmiş geçen gün... Hem Ali de yaramazlaştı bu sıra. Onun yüzünden anam olsun, kadınım olsun gönül kor oldular bana. Gövel ördeği koyuvermeli bu akşam. Çeksin gitsin...
Bir ses duydu. Sesin geldiği tarafta sırtlanın karaltısını görür gibi oldu. “Bismillah” dedi. Namlusunu doğrultu, tetiğe dokundu. Kurşun sesi, havanın sessizliğini bozdu. “Anam!” diye bir ses duydu Kara Avni. Kulaklarına inanamadı. Hedefe doğru koştu, koştu...
Sabahın erken saatlerinde köye jandarmalar damladı. Köylüler: “Avni oğlunu vurmuş...” diye fısıldaşıyorlardı. Kara Avni’nin evinde bir büyük kalabalık vardı. Hacer Ana dövünüyor, Zeynep Gelin’in ağzını bıçak açmıyordu. Konu komşu hep karalar giymişler, Hacer Ana ile Zeynep Gelin’in yasına katılıyorlardı.
Kara Avni erimiş, solmuş, sararmıştı. Küçüldükçe küçülmüş, tanınmaz hâle gelmişti. Üstelik bütün köylüye rezil olmuş, elin diline, evlât katili olarak düşmüştü. Ağlamak istiyor, ağlayamıyordu.
- Asın beni, diyordu, asın beni! Bu leke ile yaşaya-mam. N’olur götürün, asın beni! Bir sırtlanla oğulu ayıramamak görülmüş şey mi?
Kara Avni’nin kollarına kelepçe taktılar. Hacer Ana ve Zeynep Gelin ile helâlleşti. Oğlu Ali’nin suyu ısınırken, Kara Avni yolun sonunda kayboldu.

ZEYNEP GELİN, oğluna mı yansın, erkeğine mi ağlasın, anlayamadı. Aynalı Tülü Kayalıkları’nda gövel ördeğin başını ezdi. Kâh: “Ali’m...” diye inledi, kâh: “Kara’m, erkeğim...” diye ağladı. Hiç kimse ile konuşmaz oldu. Ekmekten, sudan kesildi. Bir akşam eve dönmedi. Hacer Ana bağırdı, çağırdı. Muhtara haber iletti. Köylüler, gece Zeynep Gelin’i aramaya çıktılar. Aynalı Tülü’nün aranmadık hiçbir yerini bırakmadılar. Zeynep Gelin yok olmuştu. Yer yarılmış, yerin altına girmişti sanki. Hacer Ana, Ayşe ile yalnız kaldı evde, yapayalnız... Sonra bir haber çalkaladı köyü: Kara Avni, hapisten kaçarken vurulmuş... Hep köylüler üzüldüler. Ama Hacer Ana, artık üzülmüyordu. Bu, gün görmüş kadın, iyi biliyordu ki, gidenle gidilmez, ölenle ölünmez!
Yavrularından arda kalan, tek yadigârları Ayşe için yaşayacaktı şimdi. Bir ayağının çukurda olduğu şu günlerde, Allah’ına durmadan yalvarıp yakarıyordu. Ama evin düzeni, dirliği dağılmıştı. Hayvanların kimisi açlıktan, kimisi hastalıktan kırıldılar. Hacer Ana, kadın başıyla da, topraklarını sürüp, işleyemez oldu. Günler geçti, yıllar geçti... Ayşe büyüyüp serpildi, oldukça güzelleşti.
Hacer Ana, her gün kapılara baktı. Acaba Ayşe’yi isteyen olur mu, diye! Bir ayağının çukurda olduğu şu günlerde, bütün emeli Ayşe’sini baş göz edebilmek, baba ocağındaki dumanın tüttüğünü görerek, gönül rahatlığı ile ölebilmekti.
Ayşe, köyün diğer kızları gibi sandıklar dolusu çeyiz işledi. Gönlü “bir yâr” hasretiyle yandı, durdu. Diğer köy kızları gibi hoppa değildi. Okuyamamış, cahil kalmıştı. Anası, babası, kardeşi için türküler yakmış, hep onları söylemişti çeşme başlarında, tarlada. Sevda türkülerine de gönlü kapalıydı önceleri.
Kezban’dan, Cemile’den bu türküleri, hatta en yeni çıkmış olanlarını bile dinlerdi ama, pek bir şey anlayamazdı. Onun dünyası, sade, basit ve ufacıktı.
Bu dünyanın kahramanları, iki büklüm olan ak saçlı Hacer Nine’si, artık yüzlerini hatırlayamaz olduğu anası, babası ve kardeşi idi. O günlerde ne olmuş, hiç hatırlamıyordu. Beyninin içinde bir boşluk vardı. Boşnakların kızları Kezban ve Cemile, onu hiç boş bırakmıyorlardı. Ayşe’yi kendilerinden sayıyorlar, diğer köy kızları gibi ondan kaçmıyorlardı. Oysa Hacı Ali Ağa’nın Zeliha’sı, Gacarların Nejla’sı, Limoncuların Fadime’si ondan bucak bucak kaçarlar, geldiği yerde, uğursuzluk getirecek diye, bir saniye bile durmazlardı.
Bu yüzden Ayşe, genç kızlığını gönlünce yaşayamamıştı. Köy düğünlerine gidemiyordu. Ayşe’nin yüreği ezikti. Hacer Ana hep bunları biliyor, ama kaderine lânet etmiyordu.
- Allah’tan ümit kesilmez kızım, diyordu. Yaradan Allah’a şükret... Bir gün kısmetin de çıkar, iyi bir yerden. Daha henüz erken, yaşın ne, başın ne ki?
- Ne zaman? diyordu Ayşe ve susuyordu.
Hacer Ana da üzülmüyor değildi. Dostları, onu da terk etmişlerdi. Evine uğramaz olmuşlardı. Hacer Ana, alışmıştı bütün bunlara. Ayşe de öyle... Ama Ayşe, gençti. Önünde uzun yıllar vardı.
Uzun yıllar, yıllar, tükenmeyen, bitmeyen yıllar!

HACER ANA biraz keyifsizleşmişti. Bugün Ayşe, tarlaya yalnız gidecekti. Sabah erken kalktı. Yayık dövdü, yoğurttan tereyağını ayırdı. Bulaşıkları yıkadı. Evin içini sildi, süpürdü. Kuşluk vakti yola koyuldu. Ortalık günlük güneşlik. Her tarafta bahar çiçekleri açmış, kuşlar cıvıl cıvıl ötüşüyorlardı. Toprak tatlı tatlı kokuyor. Erikler, bademler, böğürtlenler meyveye bürünmüşlerdi.
Ayşe irimdeki izlere baktı. İzler, hep çift çiftti. Arabaların tekerlekleri bile hep çift izler bırakmış, kumsal toprağı yara yara ilerlemiş gitmişti önü sıra. Tarla komşuları Osman, çift sürüyordu. Kendi kendine bir türkü söylüyordu. “Kara bahtım, kem talihim.” diyordu. “Taşa bassam iz olur.”
“Kara bahtım, kem talihim, taşa bassam iz olur!”
Osman yakışıklıydı, civan gibi bir delikanlıydı. Ayşe, Kezban’ın; “Osman, sana gönül vermiş.” dediğini hatırladı. Yanından sessizce geçip gitmek istedi. Olmadı.
- Kolay gele Osman, dedi.
Osman, türküyü birdenbire kesti. Sesin geldiği yana baktı, Ayşe’yi gördü. Yüreğinde bir ılıklık hissetti. Sıcak bir şey yürüyordu damarlarında. Ne diyeceğini de şaşırdı. Ayşe’yi seviyordu. Ama bunu, kendisine nasıl anlatmalı? Sonra köylü ne derdi bu işe?
- Adam sen de... dedi kendi kendine. Köylü bana vız gelir. Ne derlerse desinler. Ayşe güzel kız, kınalı yapıncak gibi. Hacer Ana ne der acaba?
Sabana koşulu öküzleri durdurdu.
- Biraz konuşalım, dedi Ayşe’ye.
Ayşe utandı, kaçmak istedi. Osman, hemen önüne geçti. Gözlerinde, “Anla beni Ayşe’m!” der gibi bir ifade vardı. Kuşlar ötüşüyor, karasabanın yardığı toprak üzerinde oynaşıyorlardı.
- Biraz konuşalım, diye tekrarladı Osman.
- Ne gibi?
- Hiiç... Sana haber ilettim, almadın mı?
- Kezban demişti.
- Eee, ne diyorsun?
- Bilmem ki.
- Bana gönlün yok mu?
- ?
Ayşe karşılık vermedi. Osman boynunu eğdi. İçinden kendi kendine sövdü. Çıkmasaydım karşısına diye düşündü. Kanının kaynadığını hissetti. Öküzlerinin yanına doğru gitti. Üvendireği eline aldı, toprağı yarmaya başladı.
Ayşe uzun zaman baktı kaldı Osman’a. Osman, ondan yana bakmıyor, bir uçtan bir uca gidip geliyordu. “Demek beni seviyor.” diye düşünüyordu Ayşe. Kendi tarlalarına geçti. Bir sürü işi vardı. Biber, patlıcan fidanlarını ot bürümüştü. Onları çapalayacak, sulayacaktı. Akşama kadar anca biterdi işi.
Ah, Osman... Neden yoluna çıktı ki? İkide bir Osman’a bakmadan edemiyordu. Osman, öküzleri zorluyor, işini tez vakitte bitirip gitmek, Ayşe’den kaçmak istiyordu. Bir sigara yaktı. Dumanını derin derin çekti ciğerlerine. Öküzler terlemişti. Onları boyunduruktan serbest bıraktı. Öküzler “an”a doğru gittiler. Osman, sürülmüş toprağın üstünde oturup kaldı. Ayşe ile evlendiğini kurdu. Dedeköy’den Zurnacı Halil’in takımını getirmişlerdi düğünlerine. Bu Zurnacı Halil, nam salmıştı bütün yörede. “Yörük Kızı” havasını çalarken, zurnası dillenirdi. “Köroğlu” oyunu, onun bulunduğu düğünlerde bir başka oynanırdı. Köy yiğitleri coştukça coşarlardı. Altıpatlarlar öter, binlerce mermi yakılırdı.
Az sonra Ayşe’nin kendisine doğru geldiğini gördü. Yerinden kalkmayıp, öylece bekledi.
- Karnın aç mı? dedi Ayşe. Çardakta katık var. Gel, hem karnımızı doyuralım, hem konuşalım.
Osman, önce kayıtsız kaldı. Sonra, Ayşe’nin kendisine karşı ilgisiz olmadığını anlayınca sevindi. Ayşe’nin davetine gitmeli miydi? Ya ikisini birlikte bir gören olursa? Ayşe önden, Osman arkada çardağa doğru yürüdüler.
Sevda üzerine konuşulurken vakit ne çabuk geçiyordu?.. Sanki daha hiçbir şey konuşmamışlar, birbirlerine doyamamışlardı. Osman, Ayşe’nin pembe yanaklarından defalarca öptü. Ayşe, yepyeni heyecanlar içindeydi. Damarlarına bir ateş bürümüş, başı dönüyor, gönlü bulanıyordu.
- Beni gerçekten seviyorsun, değil mi? diyordu.
- Sevmesem, yanında olur muyum?
- Hemen düğün yapacak mıyız?
- Hemen kınalım, Hacer Ana’ya gönderirim bizimkileri. Ne der, Hacer Ana’n?
- Beni, sana verir.
- Ya vermezse?
- Alır götürürsün beni dağlara.
- Olmaz kınalım, düğün dernek isterim ben. Zurnacı Halil, benim düğünümde de söylemeli “Yörük Kızı”nı.
- Başka?
- Sağdıçlarım “Köroğlu”nu oynamalı.
- Daha başka?
- Telinle, duvağınla gelmelisin bana.
Sonra seviştiler, dudak dudağa verdiler. Et, kemik oldular. Artık kuşların sesini duymuyorlardı. Hani zaman sonra, kavuşan güneşin farkına vardılar. Tarla sürülmeden, biber, patlıcan fidanları çapalanmadan kaldılar.
Akşam evde;
- Geciktin ya kızım, kınalım! dedi Hacer Ana.
Ayşe, bu “kızım” sözünün üzerinde durdu. Ona nasıl söyleyecekti; artık ben, kız değilim, kadınım diye?
- İşi yarıladın mı, bari?
- Eh, şöyle böyle!
Ayşe, Osman’ı bir türlü aklından çıkaramıyordu. Osman civandı, candı, sıcaktı, yiğitti. Ateş gibiydi. Acaba şimdi ne yapıyordu? Neredeydi?
- Geçmiş olsuna Satı’lar geldi bugün. Seni sordular. Tarlada dedim. Onların Osman da çiftteymiş. Gördün mü onu?
- Gördüm. Niye sordular beni?
- İkiniz için konuştuk... Büyüdün artık, salındın. Seni, Osman’la baş göz edelim, diye düşündük. Ne dersin?
Ayşe, ninesinin boynuna sarılmak, iki yanağından öpmekle yetindi. Her ikisinin de gözlerinde yaşlar belirdi.
Gözyaşları... saadet, sevinç yaşları!
Ayşe, davulların dövüldüğünü, zurnaların “Yörük Kızı”na başlar gibi olduklarını duydu. Hacer Ana’nın aklına gövel ördek düştü. Uğursuz ördek... Yuvasını yıkan, civan oğlunu, biricik gelinini, fidan gibi torununu alıp giden ördek. Zalım ördek... ([1])

OYHAN HASAN BILDIRKİ

Oyhan Hasan BILDIRKİ tarafından 70’li yıllarda yazılan bu hikâye, ilk olarak Yenisöke’de yayınlanıyor. Bu hikâye sanki bir romanın özeti gibi. Fakat okuyanı geren bir hikâye. “Acaba şimdi ne olacak?” sorusu, okuyucusunun ya-nı başında adım adım ilerliyor. Avcılık töresine uymamanın bedelini, baba kurşunuyla ölen Ali ödüyor. Hacer Ana, ailenin orta direği. Bütün olan bitene sabırla katlanmasını biliyor. Yöre insanının inançları, yer yer hikâyenin satır aralıklarına sindirilmiş. Lâmba camının çatlaması, Zeynep Gelin’e göre başa gelecek bir olaya işarettir. Çakılan kibrit, daha sonra gelişecek olan manevî yanışların sembolüdür. Hacer Ana’nın saçından çıkardığı tırkısını lâmba camının başına iliştirmesi uğursuzluğa karşı alınan bir tedbirdir.
Hacer Ana, koruyucu bir kalkandır. Olayın kahramanlarının zorda olanlarını, geleneğimizden getirdiği basit tedbirlerle arkalamaya çalışıyor. Hacer Ana, ailenin bilgesi. Kara Avni’nin gecikmesi üzerine Zeynep Gelin’e “Alışırsın” demesinde, tecrübenin ince tülbendinden süzülmüş, alışmak zorunda olduğumuz gerçekler var. Hem Ali’ye, hem Ayşe’ye arka çıkarken dengeyi elden bırakmaz. Bir şekerin ikiye bölünmesi gibi. Sofra geleneğimiz ince ayrıntılarıyla işlenmiş. Zeynep Gelin’in Kara Avni’yi beklemesi, Hacer Ana’nın bir güzelce torunlarının karnını doyurması, kurulan yer sofrası, somun ekmeğinin dilim dilim doğranması, fasulye pişirilmesi.
Öteden beri halkımız, bazı yerleri uğursuz beller. Öylesi yelere pek sokulmaz, hatta sokulanı bile tekin saymaz. “Göl kıyısındaki Aynalı Tülü Kayalıkları” da böyle bir yer. Zeynep Gelin, Kara Avni’nin de oraya gitmesinden endişelidir. Çünkü söz konusu yerde cinler var. Orada dolananların birçoğu kötü sonla, cinler tarafından Çarpılmakla, akıllarını kaçırmakla karşı karşıya gelmişlerdir. Yazar burada aklını kaçırmak yerine, yerel bir söyleyişle “aklını çıvdırmak” diyor.
Kara Avni, oradan dönüşünde evine bir yaralı ördek getirir. Ördek, Hacer Ana tarafından iyileştirildikten sonra, oğul Ali’ye verilecektir. Neticede öyle yapılır. Fakat, gövel ördekten sonra, Ali’nin huyları değişir. Durmadan, belki de gövel ördeğe ortak çıkacağını sandığından, Ayşe’yi dövmeye başlar. Çare, Ali okula gidince bulunacaktır. Zeynep Gelin’de türlü çeşit özlemler... Fakat bu özlemler gerçekleşmez. Oğulcuğunu sırtlan sanan Kara Avni, tetiğe basar, Ali’sini öldürür. Oğlunun suyu ısınırken, hapse atılır. Bir daha da köye dönmez. “Hapisten kaçmak isterken” vurulduğu duyulur. Zeynep Gelin, gövel ördeği kaptığı gibi Aynalı Tülü Kayalıkları’na götürür. Orada uğursuz bellediği ördeğin başını ezer, kendisi de kayıplara karışır.
Hacer Ana, bağrına taşlar basar. Kaybettiklerinden geride kalan Ayşe’yi yetiştirmeye çalışır. Yanıp sönen ocağın kızı Ayşe’yi, köy kızlarından çoğu beğenmez, uğursuzluk bulaşmasın diye olacak, ondan bucak bucak kaçarlar. Sonra Osman çıkar ortaya. Dünürcüler gönderilir, düğün dernek kurulur. Hacer Ana’nın aklına “zalım ördek” düşer.
Hikâyede folklorik öğeler de kullanılmış: Duvarda asılı koyun postundan pösteki, başköşedeki minder, başın bir tülbentle sıkıca bağlanması, yer sofrası, yoldaşlık etmek, yün palto ve yelek-kazak örmek, kadın kısmının örtüsüz ele güne karşı çıkmaması, av torbası, avcılık töresi, helâlleşmek, birini baş göz etmek, yaralı ördek, alnı çatına kurşun basmak, rezil olmak, evlât katili olmak, ana-baba ve kardeş için türküler yakmak, sevda türkülerine kapılanmak, kısmeti çıkmak, çift sürmek, sabana koşulu öküzler, üvendireği ele almak, çardak, Dedeköy’den Zurnacı Halil takımını düğünlerine getirmek, Yörük Kızı havasını çalmak, Köroğlu oyununu oynamak, köy yiğitleri, altıpatlarlar, binlerce mermi yakmak, alıp dağlara götürmek, teliyle duvağıyla almak, geçmiş olsuna gelmek, ikisi için konuşmak, davulların dövülmesi.
“Gövel Ördek” hikâyesi, tipik bir köy hayatının samimiyetle çekilmiş fotoğrafıdır.
[1] YENİSÖKE Gazetesi, Yıl: 5 Sayı: 1181-1186 / 19 Şubat 1998 - 25 Şubat 1998

4. YAYININA DEVAM EDEN GAZETELER, ÇIKA-RILAN GAZETE SAYISI, GAZETECİ ŞAİR VE YA-ZARLARLA İLGİLİ DEĞERLENDİRMELER

Söke’de yayınlanan aylık, haftalık ve günlük gazetelerle ilgili son duruma baktığımız zaman, şu neticelerin karşımıza çıktığını görüyoruz:
Hilmi MEYDAN’ın “SÖKE” adlı eserinde, Söke ilçesinde şimdiye kadar çıkan, okuyucusuyla kucaklaşan 14 gazeteye ek olarak, bir ara yayınına geçici bir süre için ara vermiş bulunan, fakat bugün yeniden çıkarılmaya başlanan MEDYA ile SÖKE ESNAFIN SESİ’nden başka, SÖKE BAKKALIN SESİ, GERÇEK ve YENİSÖKE gazetelerinin, en uzun ömürlü SÖKE EKSPRES gazetesiyle birlikte yayınlarına devam ettiklerini görüyoruz. O hâlde bizim yaptığımız son araştırmaya göre, Söke ilçesinde bu güne kadar çıkarılan gazetelerinin toplam sayısının 19 olarak düzeltilmesi gerekiyor. Bu sayıya bir zamanlar Söke Lisesi Yayın Kolu öğrencilerinin çıkardığı DAĞARCIK gazetesi ile yine YAVUZ SELİM LİSESİ Yayın Kolu öğrencilerinin şimdi de çıkarmakta oldukları AYNA gazetesinin yanında, 10 Mart 1992 tarihinde Yılmaz KALAYCI tarafından çıkarılan SÖKENİN SESİ gazetesini de eklersek, bu güne kadar Söke ilçesinde yayınlanan gazete sayısının 22 olduğunu söyleyebiliriz.
“SÖKE” adlı kitabının 287-289’cu sayfalarında Söke’de “Basın Yayın Faaliyetleri”ni inceleyen Yaşar Çağbayır: “Söke’de basın ve yayıncılık oldukça eskilere dayanır. Zaman zaman çıkan fakat kısa sürede yayın hayatından çekilen gazete ve dergiler olduğu gibi uzun bir yayın hayatına sahip gazete ve dergiler vardır.” açıklamasını getirirken, HAKİKAT gazetesinin kurucuları arasında Ahmet GÜÇSAV’ın da adını vermektedir. Ayrıca Söke Ekspres gazetesini 1989 yılında Erol SARAYKÖYLÜ’nün çıkardığını belirtmekte, 1989 yılı Eylül ayından itibaren Söke Hacı Halil Paşa Halk Kütüphanesi Derneği’nin yayınlamakta olduğu kültür ve edebiyat ağırlıklı BEŞPARMAK dergisine de işaret etmektedir.
Söz konusu edilen gazetelerin yazı kadrolarında oldukça kalabalık sayıda yazarın bulunduğu da bir gerçektir. Hilmi MEYDAN’ın tespitini yaptığı gazetelerin dışında, biz yerinde görerek arşiv incelemesi yaptığımız çeşitli gazetelerin yazarları arasında şu isimlerle karşılaştık: Mesut Coşkun, Levent Ağralı, Arif Akçay, Osman Barut, İbrahim Özgezici, Cahit Kurt, Kemal Bilgen, Şevki Gemicioğlu, Talat Turgay, Kürşat Çelik, Suat Tutak, Zafer Bayrak, Mustafa Özcanyüz, Dr. Bülent Özcan, Ayhan Sert, İsmet Duman, Av. Mustafa Açıcı, Güven Pamukçu, Ali Esmer, Latif Yalçın, Yılmaz Ölmez, Gülsüm Kaya, Durmuş Tuna, Ali Yılmaz, Mustafa H. Uğur, Mehmet Ali Asrav, Ali Selçuk, Halil Özşarlak, Kemal İnebolu, Mehmet Orhan, Haldun Işıklı, Selim Sabit Pülten, Hilmi Meydan, Nur Can, Mustafa Uluçay, Ensar Turgut Tekin, Yaşar Çağbayır, Abdullah Ziya Kabak, Poyraz Yürekli, Lebid, Koçoğlu Latif, Cavit Yıldız, Oyhan Hasan Bıldırki, Abdülkadir Güler, Kerim Yalçınkaya, Mustafa Kemal Kocabıyıkoğlu, Ahmet Güçsav ve Mustafa Genç.

Görüldüğü gibi Söke gazetelerinde yazıları yayınlanan Sökeli yazarların sayısı; 48 gibi büyük bir rakama ulaşıyor. Bu rakama spor yazarları ve arada sırada gazete sütunlarını ziyaret eden diğer yazarlar dahil edilmemiştir.
Hilmi Meydan, Cumhuriyet Devri Edebiyatımızda Sökeli yazarlardan bahsederken, onları alfabetik sıraya göre şöyle veriyor: Ahmet Altümsek, Oyhan Hasan Bıldırki, Orhan Çubukçu, Ferzan Gürel, Halil Kocagöz, Samim Kocagöz, İrfan Meydan, Zeki Özturanlı. ([1])
Yaşar ÇAĞBAYIR’a göre de Sökeli Edebiyatçılar şunlardır: Samim Kocagöz, Ferzan Gürel, Halil Kocagöz, Oyhan Hasan Bıldırki, O. Zeki Özturanlı, İsmail Gün, Talat Avcı, Prof. Dr. Mehmet Eröz, Kamil Erdin, Suat Tutak, Mustafa Özcanyüz, Abdülkadir Güler, Hızır Şah Menteşeli (XV. yy.), Feyzullah Efendi (XIX. yy.). ([2])
Abdülkadir GÜLER tarafından hazırlanan “SÖKE ŞAİRLERİ ANTOLOJİSİ” adlı eserde de 41 Sökeli şairden örnekler verilmektedir. İsmini yukarıda çeşitli bölümlerde saydığımız yazarların dışında, Söke’deki gazeteler ve dergilerde şiirleri yayınlanan Sökeli şairler de şunlardır: Metin Ak-deniz, Kemal Algı, Bayram Bilir, Süleyman Ceylan, Ahmet Turan Çapraz, Ramazan Çelik, Hasan Çetintürk, Birben Eke-ner, Doğu Göksel, Muhsin Gün, Burhanettin Karabudak, Ali Karagöz, Gürel Ormancı, Mustafa Özçakır, Ramazan Özenç, Cemâl Palamut, Mustafa Pamukçu, Behzat Selçuk, Hüseyin Şahinkaya, Aslan Tuntaş, Ali İhsan Usta ve Mehmet Yavuz. ([3])
[1] MEYDAN Hilmi, SÖKE / Sayfa: 65, 66 ve 67, 1986 / Öğrenci Basımevi - İZMİR
[2] ÇAĞBAYIR Yaşar, SÖKE / Sayfa: 179 ile 220 arası, 1989 / Ayma Matbaası - İZMİR
[3] GÜLER Abdülkadir, SÖKE ŞAİRLERİ ANTOLOJİSİ, 1. Baskı: Şubat 1990 / Doğruluk Matbaası - İZMİR